|
Fethullah Gülen Kimin Misyoneri?
ÖZGEN ACAR
Ortadoğu haritasına bakarsanız bölgede tek ''laik'' ve ''demokrat'' ülkenin Türkiye olduğunu görürsünüz. Yunanistan ''demokrat'' bir ülke, ancak ''laik'' değil. Anayasasının 1'inci maddesi ''Ortodoks Cumhuriyet'' olduğunu söyler. İsrail ''demokrat'' tır, ancak ''laik'' değildir. Arap ülkelerinde ''laiklik'' geçerli olmadığı gibi ''demokrasiden'' de söz edilemez.
Vaşington'un reçetesi açık. Türkiye'yi ''biraz İslamlaştırmak'' , Arapları ''biraz demokratikleştirmek'' reçetesinin adı ''Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)'' değil mi? Türkiye'nin İslamlaştırılmasının anlamı laiklik dışı siyasal yapıyla Arap ülkelerinin düzeyine indirgemek değil mi?
1962-65 yılları arasında Papa 6. Paul , ''İkinci Vatikan Konsili'' adıyla bir toplantı düzenledi. Bu konsilde, temel ilkelerden vazgeçmeden Hıristiyanlığın çağdaş yaşama uygun olarak yeniden örgütlenip yayılmasına karar verildi. Böylece, genç kuşakların saygı ve nüfuz yitiren kiliseden uzaklaşmaları önlenecek, şirin kilise görüntüsü yaratılacaktı. Genç kuşaklar barış istemiyorlar mıydı? O halde kilisenin barışseverliği öne çıkarılacak, ''dinler arası diyalog'' başlatılacaktı. Bu konsilden sonra Fener Ortodoks Patrikliği başta olmak üzere, Hıristiyanlığın öteki mezheplerinin başları ile Vatikan arasında yoğun bir diyalog trafiği yaşandı.
İkinci Konsil'in kararları arasında Müslümanlar konusunda şu sözlere yer verildi: ''Katolik Kilisesi'nin Müslümanlara da saygısı büyüktür. Onlar da tek, var olan, bağışlayıcı, kadir-i mutlak, cennetin ve yeryüzünün yaratıcısı, insanlara seslenmiş olan 'Tanrı' ya taparlar. Onlar da, inancıyla kendi inançları arasında güçlü bağ kurdukları İbrahim' in kendisini Tanrı'ya adadığı gibi Tanrı'nın gizli emirlerine çekinmeden boyun eğmeye çaba gösterirler. Tanrı olarak benimsemeseler de İsa' yı peygamber olarak yüceltir, bakire annesine saygı gösterir, her zaman içtenlikle anarlar. Ayrıca, Müslümanlar da, karar gününü, ölümden sonra tekrar dirilişin sonrasında Tanrı'nın vereceği kararı beklerler. Bu nedenle onlar da, dürüst yaşamaya önem verir, Tanrı'ya özellikle dua, sadaka ve oruçlarıyla taparlar.''
Vatikan için ''diyalog'' , aynı zamanda ''misyonerlik (dini yayma görevi)'' ile birlikte geçerli bir yöntemdir. ''Diyalog'' demek, ''dini yaymaya ortam hazırlamak'' demekti. Bu düşünce, 2. Konsil kararı ile gençlerin gözünde ''barışsever kilise'' olgusunu da pazarlayan en önemli anahtar oldu. ''Diyalog'' ve ''misyonerlik'' , Vatikan için birbirinden soyutlanamaz. ''Kötü'' olan Müslümanlara da 2. Konsil'den sonra ''cici'' olarak bakma yöntemi geliştirildi. Çünkü yoksul Müslümanlar da zengin Hıristiyanlık için ''aday'' konumundaydı.
Vatikan, ''dinler arasında diyalog'' için Türkiye'deki Müslümanların ''resmi örgütü'' Diyanet İşleri Başkanlığı yerine, kendisine ''Rabb'in (yaratıcının) aciz kulu'' diyen ''hoca efendi'' M. Fethullah Gülen 'i seçti.. Nurculuğun piri ''Said-i Nursi 'nin de Hıristiyan dünyası ile ilişkilerinin güçlü olduğu'' söylencesini öne süren hoca efendi hazretleri, kullandığı bu kalkan ile Vatikan'ın istediği ''diyaloğu'' Papa 2. Jean Paul 'e yazdığı bir mektupla başlattı. Hoca efendi 9 Şubat 1998'de Vatikan'da Papa'nın huzuruna çıkarak ''Hıristiyan dünyası ile diyaloğa'' girdi. Bu girişimini gerçekleştirmek için de sabırla Türkiye'deki Hıristiyan ve Yahudi liderler, hatta bazı aydınlarla kol kola girerek ''diyalog'' ortamının takıyyesini yarattı.
Türkiye'nin AB üyeliğine adaylığının gerektirdiği düşünce ve din özgürlüğü kuramları, ABD'nin BOP'u, hoca efendinin ekmeğine yağ sürdü. Sırtını ABD ve AB'ye dayayan hoca efendi, Vatikan'dan da ''icazet'' alınca, uluslararası alanda maddi ve manevi yapılanmasını hızla yoğunlaştırdı.
''Diyalog'' ve ''misyonerlik'' Vatikan'ın özünde var, demiştik. Hoca efendinin hızla yayılmasında ''misyonerlik'' olgusunun rolü inkâr edilemez. Hoca efendinin Papa ile görüşmesinden sonra, ''Müslüman misyonerleri'' de ''Vatikan Misyonerlik Okulu'nda'' öğrenim görmeye başladılar. Vatikan'ın ''rahleyi tedrisinden'' geçtiler.. Aralarında bir Türk TV haber kanalının Roma muhabirinin de bulunduğu Gülen'in misyonerleri bugün işbaşında. Bu gerçek, Dışişleri Bakanlığı'nın ''kriptolarında'' olduğu kadar, MİT'in ''kozmik'' kasalarında da yer alıyor olmalı.
Şimdi ABD'nin BOP'a ve dinler arası diyaloğa neden önem verip bu iki olguyu birleştiren halkaya Gülen'i oturttuğu, neden baş tacı ettiği daha iyi anlaşılmıyor mu? Ya da Abdullah Öcalan 'a ''af'' kavgasına dikkatleri çekip ''hoca efendiyi'' aralanan kapıdan salıverip Türkiye'ye dönme ortamının sağlandığı? Hoca efendi acaba Nurcu mu, Müslüman mı, yoksa Vatikan'ın bir misyoneri mi? Yoksa GOP için gelecek seçimde Çankaya'ya Humeyni gibi oturtulacak bir aday mı? Recep Tayyip Erdoğan , Köşk yolunda rakip gördüğü için mi hoca efendiden hoşlanmıyor?
Vatikan-Vaşington arasındaki ''Da Vinci şifresini'' aratmayan perde arkası oyunların hedefi, kuşkusuz Türkiye'de ''laikliğin'' yıkılmasıdır. Cumhuriyet'e altı gün içinde atılan üç bomba da bu hedefin bir provasıdır. Gazetemiz yalnızca bir nişan tahtasıdır. Üçü de aynı türde olan bombaların benzerlerini barındıran cephanelik Türkiye Cumhuriyeti'nin laikliğini yıkamayacaktır.
Vergi Kaçırmada Eşitlik Tanınmalı
Üç hafta önce, Türkiye'de vergi rekortmenlerinin adlarının açıklanıp Maliye Bakanı Kemal Unakıtan 'ın plaket vermesinden sonraki yazımızda vergi konusundaki çarpıklığa şu satırlarla değinmiştik:
''Her yıl kimlerin ne kadar vergi ödediklerinin ya da kaçağına neden olduklarının açıklanması, 'kamuoyu önünde sergilenmeleri' 45 yıl önce çıkarılan, yanılmıyorsam 191-192 sayılı Gelir Vergisi ve Vergi Usul Yasaları ile ilk kez uygulamaya konulmuştu. O yasalara göre, vergi daireleri, kendilerine bağlı mükelleflerin vergi bildirimlerini uygun bir yere asacak, vatandaşlar da kimin ne vergi ödediğinin ya da kaçırdığının denetimini yapacaklardı.
O gün bugündür uygulamada, yalnızca en yüksek vergi verenler basında sergilenerek, zenginin parasının züğürdün çenesini yormasına neden olundu. Unakıtan'ı ve medyamızı önemli bir görev bekliyor. Vergilerini dürüst bir biçimde ödeyenlerin yanı sıra 'bıçak parası' diye para alıp vergi vermeyen doktorları, milyonlarca dolarları İsviçre bankalarına havale eden danışman hukukçuları, çolukların altındaki spor arabaları şirket arabası gibi defterlerine kayıt edip zarar gösteren sözde işadamlarını sergilemelidirler.''
Yazımızdan iki hafta sonra bakanlığın açıkladığı, bizi doğrulayan istatistikleri özetle şöyle:
1. Her 100 işadamından 53'ünün ortalama aylık geliri, 561 YTL olan ''açlık gelirinin'' altında.
2. Her 100 işadamından 89'unun ortalama aylık geliri, 1829 YTL olan ''yoksulluk gelirinin'' altında.
3. İşadamlarının, serbest meslek ve tarımsal kazanç sahiplerinin ortalama aylık geliri 631 bin lira idi. İşçisinden az ödeyen iş sahipleri çoğunluktaydı.
4. Geçen yıl bildirilen 100 lira kazanca karşılık, 119 lira kaçırılmıştı.
5. Yalnızca 105 bin mükellefin denetlemesinde bulunan kaçak 39 milyar YTL idi. Varın, denetlenmeyen birkaç milyon mükellefle bu rakamı siz kıyaslayın.
6. 672 kurumun denetlenmesinde 420 milyon YTL kazanç bildirdiği görülmüştü. Bu kurumlar kazandıklarının ancak yedide birini bildirmişlerdi. Olması gereken 2873 milyon YTL idi.
7. Vergi kaçağından 2 bin 600 kişi mahkûm olmuş, ancak 79'u yatmıştı.
Devlet baba, memuruna, işçisine sorgu sual etmeden, daha aylığını, ücretini almadan vergisini anında kesiyor. Devlete göre, çalışanlar herhalde namussuz, haysiyetsiz, kaçakçılar olmalı! Buna karşılık devlet baba serbest kazanç sahiplerinin ''bildirimlerine'' güveniyor. Devlete göre bu kişiler namuslu, haysiyetli olmalı.
Ayrıca, ben mesleki bir araç olan bilgisayar satın alsam vergiden düşemem. Foto muhabiri arkadaşım mesleki aracı olan bir sayısal fotoğraf makinesi alsa o da düşemez. Oysa işadamları çocuklarına son model dizüstü bilgisayar ya da sayısal fotoğraf makinesi aldıklarında çatır çatır vergiden düşerler. Ailecek yapılan yurtdışı geziler ''iş gezisine'' , oğula alınan otomobil şirketin ''demirbaşına'' dönüşür.
Maliye Bakanlığı, istatistikleri değil, neredeyse Yeni Cami önünde mendil açıp dilenecek bu yüzsüz kişilerin adlarını kamuoyuna açıklamalıdır. Ya da çalışanlara ''stopaj'' vergi uygulamasını kaldırıp ''bildirim'' kuralını tanımalıdır. Anayasaya göre, Türk vatandaşları eşittirler. Ya da devlet, babalığını gösterip çalışanlara da yüzsüzlere sağladığı ''vergi kaçırma eşitliğini'' tanımalıdır.
TÜRKCE ANA SAYFAYA DÖN
home page, ana sayfa,páginas prinsipal, Seiten prinsipal
|